13 Mart 2015 Cuma

unuttum mu sandın?

yalnız kalmalı bazen,
inzivaya çekilmeli.
elini eteğini çekmeli dünyadan,
keyfine bakmalı uzaklarda,
içine dönmeli, ölçüp biçmeli
sindirmeli
derken bir yanım,
diğer yanım fısıldar.
çekse ne çare sanki
neyi bıraktın arkanda?
neye tamam dedin, unuttum.
neyi sildin tamamen?
unutmak zayıf insanların marifeti.
unutmak ne mümkün.
ah unutmak her hücrene işleyeni
tüm tutkuyla.
unutmak sevmeyenlerin marifeti.

20 Mayıs 2012 Pazar

Bir Aptalla Karşılaşınca Yapılacaklar

"Dünyada 3 çeşit insan vardır;
Bir şeyler yapanlar, bir şeyler yapılması gerektiğini konuşanlar ve olup bitenden haberi bile olmayan koca bir kalabalık."
diye bir söz okumuştum çok önce, kendimce doğrulamıştım ama olup bitenden haberi olmayan kalabalığın bu kadar kalabalık olduğunu sezememişim.


O kadar fazlalar ve birbirleriyle öyle iletişim halindeler ki düşüncelerini, yaptıklarını ve sözlerini sorgulama gereği bile duymuyorlar. Sadece canlılar ama yaşamın içine girebiliyolar mı? Bertrand Russell'a hak vermemek elde değil "Dünyanın sorunu şu ki; aptallar kendilerinden fazlasıyla eminken akıllılar kuşku içindedir."
ve her an bu aptallardan biriyle karşılaşma ihtimali var; bir bankada, bir sırada, bir durakta ya da sanal alemde. 


Peki ne yapmalı? Düşünceni anlatmaya kalksan, zaten zıt fikirde olduğu için dinlemeden saldıracaktır. Onun tarzında konuşsan -tarz dediğimde küfür yani çok karışık yollar beklemeyin- o daha da çirkinleşecektir. Şakaya vursan bu kez de vay efendim sen beni ciddiye mi almıyorsun tribiyle alttan girip üstten çıkacaktır. Her tepkide çirkin bir tavırla karşılaşacağınız muhakkak. Bu sebeple aptal bir insana karşı yapılacak tek şey 3 maymunu oynamaktır. Tepkiyi geçtim mümkünse etki bile yapmamaktır çünkü hiçbir şekilde ona derdini anlatmanın yolu yoktur. Varsa da biri bana söylesin ki bazen kaldığım saçma durumlardan kolayca sıyrılabileyim. En iyisi aptala yatmaktır ki seni tehdit olarak görmezse işin oldukça kolaylaşır. Malum aptal insanın bir başka özelliği de kendini dünyanın akıllısı saymasıdır ve dünyada bundan daha vahim bir paradoks yoktur. Bu durumda sana kendini kanıtlama ihtiyacı duymayacağından temenni ediyorum ki kılıcını çekmeyecektir.


Şimdi şu soru akıllara gelebilir; bizi aptallıkla suçlayan şu bilmişe bak sen çok mu akıllısın? Aptalım. Aptal olduğumu bilecek kadar akıllıyım. 
Olup bitenden haberi olmayan koca kalabalıktan ve kuru gürültüden nasibinizi almamanız dileğiyle.


"Dünyada en sık karşılaşılan iki element hidrojen ve aptallıktır . Ama bu sırayla değil."

15 Mayıs 2012 Salı

Tesadüf

‎"azmetmek" ve "hazmetmek" benzerliği tesadüf değildir 

bence. Azmedip beceremediğimizi, hazmediyoruz; 

mütemadiyen.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Kış Bitti, Uzaklarda İlk Ümitler Gibi Yaz

BEYAZ / ZİYA OSMAN SABA

Bir bademin altına, yorgun, oturmak biraz,

Ayrı ayrı seyretmek çiçek açmış her dalı
Artık bütün renklerden, artık uzaklaşmalı:
Beyaz işte, aylardır gözümde tüten beyaz.

İş bitti... Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz,
Duyuyorum bu sabah, kış içimden çıkalı,
İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı,
Ah, sade nefes almak, göğsüme dolan bu haz...

Bir kuş ötecek şimdi... Havada bir durgunluk,
Mermeriyle konuşan açık kalmış bir musluk,
Beyaz çiçeklerini tektük düşüren kiraz.

Bahar pınarlarından içime damlayan su,
Bembeyaz çiçeklerin ıslak, temiz kokusu,
Kış bitti... Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Kendini Sevmek

Biz daima başka birini sevme terimleriyle düşünürüz. Erkek kadını sevdiğini düşünür, kadın erkeği sevdiğini düşünür; anne çocuğu sevdiğini düşünür, çocuk anneyi sevdiğini düşünür; dostlar birbirini sevdiğini düşünür. Ancak sen kendini sevmediğin sürece başka herhangi birini sevmek mümkün değildir.


 Sen yalnızca için sevgi dolu olduğu zaman başka birini sevebilirsin. Sen bir şeyi ancak ona sahip olduğun zaman paylaşabilirsin. Fakat tüm insanlık bu yanlış ideolojinin gölgesinde yaşadı, böylece biz onu varsaydık -sanki biz zaten kendimizi seviyoruz ve şimdi tüm mesele komşumuzu nasıl seveceğimizdir. Bu imkansız! Sevgi hakkında böylesine çok konuşulması ve dünyanın çirkin ve nefret, savaş ve şiddet ve öfke dolu kalmasının nedeni bu işte.


Büyük bir kavrayışa gelinmekte -sen kendini sevmiyorsun. Kişinin kendisini sevmesi gerçekten çok zordu çünkü bizlere kendimizi kınamak ve sevmemek öğretildi. Günahkarlar olduğumuz öğretildi. Bizlere herhangi bir değerimiz olmadığı öğretildi. Bu yüzden sevmek zorlaştı. değersiz bi insanı nasıl seversin? Halihazırda kınanmış birini nasıl seveceksin?


Ama o gelecek. Kendini sevmediğin kavrayışı gelirse eğer, endişelenecek hiçbir şey yoktur. Bir pencere açıldı. Uzun süre odanın içerisinde olmayacaksın -dışarı atlayacaksın. Bir kez sen açık gökyüzünü bilince, adi bir dünyanın içinde tutuklu kalmayacaksın. Onun dışına çıkacaksın. 


Tüm gökyüzü mümkündür daha azına razı olma.
Osho

13 Nisan 2012 Cuma

İki Kalp

İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.


Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.


Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


Ey Cemal Süreya! Sen ne güzel şairsin.



19 Mart 2012 Pazartesi

Hadi Zenginleşelim!

Bir zamanlar şöyle bir hikaye okumuştum;
Çok zengin bir adam işi gücü bırakıp bir sahil kasabasına yerleşiyor. Balık tutmaya gittiğinde başka bir balıkçıyla karşılaşıyor ve diyor ki sen kimsin, ne yaparsın? Yaşlı balıkçı o köyde doğup büyüdüğünü, evlendiğini; geçimini balık tutarak sağladığını söylüyor. Yanlış hatırlamıyorsam -ki hatırlarsam da tamamlarım problem değil :)- şöyle bir konuşma geçiyor aralarında.


-Büyük şehirlerin birine yerleşsene.
-Neden?
-Daha çok iş bulabilirsin.
-Sonra?
-Daha çok çalışabilirsin.
-Sonra?
-Daha çok para kazanabilirsin.
-Sonra?
-Daha güzel bir yaşamın olur.
-Sonra?
...


Bu tür bir konuşma, belki çoğunuz hatırladığınız bile. Sonunda şöyle diyordu;
-Sonra ne olacak?
-İşi gücü devredip benim gibi bir sahil kasabasına yerleşip, balık tutarak vakit geçirir, kafanı dinlersin.
-Ben zaten şuan onu yapıyorum.
Balıkçının bu son cümlesini okuduğumda vay be demiştim; nasıl da koymuş lafı, zengin adamı afallatmış resmen.


Nitekim bu son günlerde nerden geldiyse -belli ki zihnimde düzeltilmesi gerek :)- aklıma düştü bu hikaye.
Öyle bir son cümle ile bağlıyorlar ki öykünün doğruluğundan şüphe etmiyorsun "evet ya" diyorsun "Niye o kadar uğraşasın ki dönüp dolaşıp aradığın şey huzursa ve huzur her şeyi bir kenara bırakmaksa onları yapmaya çalışarak neden vakit kaybedesin. Bilge yaşlı balıkçı gibi git takıl sahilinde." Ama şimdiki bakış açımla düşündüğümde mesele bu mudur?
Yani benim tek derdim bu kolay bulunmayan, çabuk kaçan Huzur'u sürekli devam ettirmek mi?
HAYIR!
Yani böyle bir şey mümkün değil, bu mümkün olsaydı o bilge balıkçının eşiyle, çocuklarıyla hiç derdi olmaması gerekirdi. Ama onlar hiç tartışmıyor mu, çocukları hiç ergen olmuyor mu, her şey mükemmel diyelim her gün yetecek kadar balık yakalayabiliyor mu? Hiç tasası yok mu yani bu adamın?
VAR!
Yani tasasız bir hayatın uzak bir sahil kasabasında balık tutmakta olduğunu söyleyen hikayeler Lafı gediğine koymuş gibi dursa da gerçeği yansıtmıyor. İnsanlara bir ütopya olarak sunuluyor; tüm zenginlerin ve çok çalışanların hayali değil midir her şeyi bırakıp böyle bir yere yerleşmek?


Peki ya Deneyimlediklerimizin Getirdiği Zenginlikler?
Ben o sahilde bilge yaşlı balıkçının yerinde olmaktansa, zengin bıkmış ve bırakıp gelmiş yaşlı balıkçının yerinde olmak isterdim. Çünkü o anısal olarak daha zengin olmalı. Bir sürü farklı şey yaşıyorsun, her mutluluğun, sevincin, sıkıntının, gerilimin içine giriyorsun; bir çok insan tanıyıp seviyorsun, öfkeleniyorsun, işe alıp, çıkartıyorsun, güveniyorsun...sayamadığım binlerce "an"; her durumun içine girip çıkıyorsun. Zenginleşiyorsun.
Hayattaki amacımız da bu olmamalı mı aslında; mümkün olan her şeyi hatta önyargılarımız oluşturduğu her zıt kutbu denemek, deneyimlemek, yaşamak, aşmak, gelişmek. İşte bundan sonra gelen olgunluk bence tadından yenmez :)
Herkese önyargılarından arınmış, empatiyle kurduğu bir dünya temenni ediyorum; öylesi öyle güzel ki... 


*Fotoğraflar Nuri Bilge CEYLAN'ın "Babam İçin" adlı çalışmasından alınmıştır.  Daha fazlası için tıklayınız.